Korkmaz Doğu, Uluslararası İlişkiler ve Güvenlik Çalışmaları alanında araştırmalar yapan bağımsız bir blog yazarıdır.

Güvenlik Çalışmaları

Korkmaz Doğu, güvenlik çalışmaları alanında araştırmalar yapan bir blog yazarıdır.

28 Mayıs 2017 Pazar

İdeolojinin İnşasına Teorik Bir Yaklaşım


Fukuyama tarihin sonunun geldiğini ilan ettiğinde aslında bahsettiği "ideolojilerin" sonunun geldiğidir. Ona göre "liberal" değerlerin evrensel kabul edilmesi ve bundan sonraki toplumsal yapının "tarihsiz" bir aks üzerinden hareket etmesi gerekmektedir.

Tarih Fukuyama'nın daha sonra anlayabileceği gibi "son bulmadı". Gürüldeyen bir nehir gibi akmaya devam etti. Keza ideolojik yaklaşımlar da tarihsel bağlamları içerisinde güncellenerek kendisini yeniden üretmeye devam etti. Soğuk savaşın bir anda erimeye başlayarak ortadan kaybolması aslında ideolojilerin içerisine girdiği krizin de bir göstergesiydi. Bu krizden kurtuluşun yolu ise fikri sapma olarak belirdi ve radikalleşti. 

İdeoloji denilen kavram aslında normatif düzlemde ne yapılması gerektiğinin inşasından ibarettir. Sosyal gerçeklik insanoğluna her zaman konformist bir alan sunmaz. Bu gerçekliği anlamak ve algılamak sanıldığından kolay değildir. İşte ideolojiler burada devreye girerek bunu kolaylaştırmaktadır. Bu noktada içine düşülen krizden kurtuluşun "uygun bulunan" normlar eşliğinde inşa edilmesi sonucu ideolojik bir bakış açısı ortaya çıkmaktadır.

Burada inşa meselesi yani sosyal gerçekliğin algılanması ve anlaşılması üzerinden aslında ontolojik ve epistemolojik bir tartışmanın merkezine girmek gerektiği ortadadır. Bu ontolojik yaklaşım verili olan gerçekliği nasıl kabul etmemiz gerektiği üzerinden zihnimizdeki limitleri zorlamaktadır. Bir yandan da bilginin inşa edildiği bir başka süreçle beraber aslında var olan gerçekliğin, düşünceler aracılığıyla büküldüğü sorunu karşımıza çıkmaktadır.

Bütün bunların sonucunda düşüncelerden oluşan bir örüntünün, güç ve çıkar bileşimi ile beraber topaklandığı eklektik bir gerçeklik aslında rasyonel olandan son derece uzak bir noktaya düşmektedir. İşte bu uzaklık bazen Fukuyama gibi tarihin bittiği algısının ortaya çıkmasına neden olabilir. Oysa sosyal gerçekliğin inşası sürekli bir şekilde kendisini yenileyen üretken bir süreç görünümündedir. 

Sonuç olarak ideolojiyi, sosyal gerçekliğin bir kurtuluş teolojisi üzerinden büküldüğü ve problem/problemlere cevap veren bir kavram olarak tanımlamak mümkündür.
Paylaş:

11 Ocak 2017 Çarşamba

Selefilik Nedir?


İlahiyat alanında son dönemlerde en çok tartışılan ve analiz edilen konulardan birisi de Selefilik ya da Selefiyye olayıdır. Öncelikle selefiliği İslam içerisinde bir ekol(okul) olarak tanımlamak sanırım yanlış olmaz. Çeşitli alimlerin ortaya attığı görüşlerin bir araya gelerek bir “anlama biçimi” oluşturduğu ve bu biçimin de sarsıntıları günümüze kadar gelen bir damarın oluşmasına vesile olduğunu söyleyebiliriz. Dini motifli radikal hareketlere motivasyon kaynağı olması aynı zamanda işin güvenlik boyutunu ortaya çıkarmakta ve dolayısıyla selefiliğin daha ayrıntılı araştırılması ve analiz edilmesi gereğini ortaya çıkarmaktadır.
Selefilik, kendi içerisinde birçok farklı kola ayrılan son derece karmaşık bir kavramdır. İslam tarihinde ilk üç kuşağı Sahabe, Tabiin, Tebe-i Tabiin temsil iddiasında olan günümüz selefiliği aynı zamanda kendisini ehli sünnetin tek temsilcisi olarak da takdim etmektedir. Selefiyye ekolünü diğerlerinden ayıran iki temel özelliği vardır. Bunlardan birincisi literalist yani metin odaklı olması (Kuran-ı Kerim ve Hadisler dışına çıkmama) ikincisi ise kendilerini fırka-i naciye (kurtulmuş fırka) olarak görmeleridir.
Selef, bir makamda kendinden önce bulunmuş olan kimse anlamına gelmektedir. Hz. Peygamber: “İnsanların en hayırlısı, benim çağımda yaşayanlardır, sonra onlardan sonra gelenler, sonra bunların peşinden gelenlerdir” buyurmuştur. Bu sebeple selef, Kur'an ve sünnette yani nas’ta Allah'ın sıfatları ve fiilleri ile ilgili hususları, mecazi manasına bakmaksızın, olduğu gibi kabul etmektedir.
Selef kavramını ilk kullananlar Ebu Ubeyd, Zühri, Süfyan, Malik b.Enes ve Şabii’dir. Selefiyye kelimesini ilk kullananlar ise İbni Teymiyye ve İbnu’l Kayyim el-Cevzi’dir. Ahmed b. Hanbel ismi, bu hareketi üçüncü yüzyılda olgunluğa ulaştıran bir isim olarak bilinmektedir. Ahmed b. Hanbel, hadis taraftarlığının getirdiği yaklaşım ile selefiliğin alt yapısını dolaylı yollardan hazırlayan isim olmuştur. Selefilik terimi, dışarıdan almaya karşı İslam'ı yeniden inşa etme niyetine tekabül etmektedir. Felsefeye, eleştirel düşünceye, tasavvufi tefekkür biçimine din adına karşı çıkılmaktadır.
İlk nesiller eliyle din tamamlanmıştır. Bağlamından koparılarak günümüze uygulanan ve tamamen nassın çizdiği çerçeveden çıkmamayı öğütleyen selefi yaklaşım böylece ehl-i rey ile ehl-i hadis arasındaki gerilimi ortaya çıkarmaktadır. Akli yolu seçen ve ehl-i rey olarak adlandırılan kesime göre tevil yapılabilir ve içtihat konusu son derece önemlidir. Buna karşılık nakli yolu seçen ehl-i hadis’e göre ise tevil kesinlikle kullanılmamalı sadece nakledilen ile yetinilmelidir. Çünkü insanın akli kapasitesi nakledileni tevil ederse onu değiştirmiş olmaktadır.
Selefi ekolü kabaca üçe ayırmak mümkündür: Geleneksel selefi söylem(mütekaddimin), İbni Teymiyye ile sistemleştirilen söylem (müteahhirin) ve günümüzde gittikçe yükselen ve radikal bir noktaya varan cihadi selefilik.
Cihadi selefi söylem özellikle Soğuk savaşın dünyayı kuşattığı dönemde selefi metodun ciddi bir dönüşüme uğraması sonucunda ortaya çıkmıştır. Vehhabilik ise daha çok milli bir Arap hareketi formatında kalmıştır. Vehhabilik otorite ile olan bağını meşru bir zeminde tutmaya özen göstermiş ve bunun getirmiş olduğu etkiler daha sonra Suud selefiliğinde de bir takım dönüşümlere neden olacaktır. Suudi Arabistan’ın topraklarını yabancı askeri güçlere açma gibi durumlarda Suud vehhabiliği bir kafa karışıklığı yaşamış ve bu kafa karışıklığının ortaya çıkardığı iklimde Usame Bin Ladin gibi isimler Suudi selefiliğini yoğun bir eleştiriye tabi tutmuşlardır. Bu noktadan sonra Mısır’da önemli yer tutan selefi anlayış özellikle cihadi selefilik anlamında zemin kazanmaya başlamıştır.
Selefi ekolün sertleşmesi ve küreselleşme ile birlikte kıyama başlaması aslında Afganistan’da mücadele eden mücahitlerin savaşın ardından dünyanın farklı bölgelerine yayılmaları ile ortaya çıkmıştır. Fakat ondan önce fikri arka planda yaşananlar ve selefi ekolü sürekli cihat yapılmasını gerektiren bir söyleme dönüşmesinin ilk nüveleri Mısır’da ortaya çıkmıştır.
Ayrıca Suudi Arabistan’da Cuheyman el-Atibi liderliğinde örgütlenen yeni selefi akım, giderek sertleşen ve keskinleşen bir durum ortaya çıkarmıştır. Selefi yorum böylece muhafazakarlıktan cihatçılığa evrilmenin önemli bir örneği olarak öne çıkmaya başlamıştır. Hatta hareket öyle bir noktaya gelmiştir ki İslam’ı saflaştırmak ve Arabistan topraklarını “kafir kraliyet hizbinden”, onları destekleyen dini liderlerden kurtarma adına 20 Ekim 1970’te Kabe’yi ele geçirmeye çalışmıştır.
Afganistan’da yirmi binden fazla olan Arap kökenli savaşçı sadece savaşmakla kalmamış aynı zamanda selefi propaganda yaparak Taliban’ın bugünkü halini almasını sağlamışlardır. Bu teşkilatın başında Abdullah Azzam yer almıştır. Kendisi aynı zamanda Üsame Bin Ladin’in dolayısıyla El-Kaide’nin teorisyeni olarak bilinmektedir. Azzam, Peşaver’de tüm Ortadoğu’dan gelen gönüllüleri Afganistan’a ulaştırma görevini üstlenen “hizmetler bürosunu”(Mektebet’ul Hidamat) kurmuştur. Bu büro aynı zamanda El-Kaide’nin öncülüdür.  Abdullah Azzam “müzakere yok, diyalog yok sadece cihat ve silah var” diyerek selefi söylemin geldiği noktayı özetlemiştir.
Bugün radikal hareketlerin önemli referans metinlerinden birisi de İbni Teymiyye’nin 600 yıl kadar önce Mardinli Müslümanların, Moğol istilacılarına karşı savaşmalarını söylediği fetvadır. Mardin fetvası olarak bilinen bu fetvada İbni Teymiye;
 “…orası dar-ül harp mi yoksa dar-ül İslam mı sorusu (karmaşık) bir sorudur. İslam şeriatının uygulandığı ve askeri gücün Müslüman olduğu dar-ül İslam değildir, öte yandan ahalisi gayr-ı müslimlerden oluşan bir dar-ül harp de değildir. Üçüncü bir gruba girer, oradaki Müslümanlar İslamca tanınmış haklarına göre, gayrı müslimler de İslam şeriatı hakimiyeti dışında yaşadıkları için kendi haklarına uygun muamele edilmelidir….”
 demektedir. Burada muamele edilmeli kelimesi üzerinden cihad yapılması gerektiği fikri oluşmuştur. Bugün küresel güçlere anti bir duruş sergileme meselesi de bu dönemden gelmektedir. İbni Teymiyye sadece selefilik ekolü içerisinde değil aynı zamanda İslamiyet içerisinde de önemli bir alim olarak öne çıkmaktadır. Yönetimin İslami kurallara göre yapılması gerektiği konusunda fikirler ortaya atan ve bunu yoğun bir şekilde tartışan ayrıca otorite konumunda bulunan kişilerle de sürekli sorunlar yaşayan birisi olarak bilinmektedir. Ayrıca kendisinin Minhacü's Sünne isimli Şiilerin İslam dışında bir fırka olduklarını kanıtlamaya çalışan bir eseri de bulunmaktadır ki bugünkü radikal hareketlerin Şii karşıtlığı noktasında en önemli referans metinlerinden birisi de budur.
Bin Ladin'in Aralık 2001'de verdiği bir mülakatta şu ifade dikkat çekmektedir: "Operasyonları gerçekleştiren gençler bilinen yaygın anlamıyla bir fıkhın takipçisi değillerdir. Onların kabul ettiği fıkıh, (sadece) Hz. Peygamber'in getirdiklerini esas almaktadır.'' Suudi alimler Usame Bin Ladin’in kesinlikle bir Selefi değil, olsa olsa bir Kutbi (Seyyid Kutub’a hitaben) olduğunu söylemektedirler. Suudi Selefiyye'nin ulaştığı bu netice, Cihatçılarla Suudçular arasındaki ayrılığın ne boyutta derinleştiğini açıkça göstermektedir.
Aslında bu ayrım Mısır ve Suudi yaklaşımı içerisine sıkışmış durumdadır. Seyyid Kutub’tan bu yana Mısır’dan tüm dünyaya yayılan ve politik olandan uzak kalmayı değil tam aksine tamamen politik olanın içinde kalmayı tercih eden anlayış ile otorite ile olan bağını özenle korumayı tercih eden Suudi yaklaşım bir çatışma süreci içerisine girmiştir. Bugün Suudi Arabistan’ın bir yandan radikal hareketlerin destekleyicisi olarak itham edilmesi ile Suudi Arabistan’ın IŞİD tarzı yaklaşım ile mücadele etmesinin ortaya çıkardığı çelişki dikkat çekmektedir.
Bunun yanında İslamofobik yaklaşımın da dini motifli radikal hareketlerin devinim göstermesine katkı sağladığını söylemek mümkündür. Bugün bu tarz hareketlerin devrimci bir şiddet sarmalı içerisine girerek anti-küresel hareketlerle benzer görüntüler çizmesinin altında Küresel Batının İslam dinini terör ile eşitleyen söylemleri yatmaktadır. Anti parantez Arap Baharı gibi hareketlerin başarısızlığa uğraması da dini motifli radikal hareketlerin bir anda opsiyon olarak öne çıkmasına neden olmuştur. 
Selefilik konusunda şunu iyi görmek gerekmektedir. Ahmed Bin Hanbel ile oluşan süreç İbn Teymiyye tarafından teorize edilmiş, Muhammed bin Abdülvehhab döneminde otoritenin alanında yeniden yapılanmış, Mısır örneğinde dışardan bazı kavramları kendisine ekleyerek demokrasi seçimler siyaset gibi modern alana sirayet etmiştir. Daha sonra Afganistan savaşı ile beraber burada savaşmaya gelen kişilerin motivasyonu olarak yeniden ortaya çıkmış Abdullah Azzam, Makdisi, Eymen El Zevahiri ve Abdusselam Fereççok gibi isimlerin söylemleri ile yeni, keskin ve sert bir aşamaya geçerek dönüşüm geçirmiştir. Bu dönüşümün kodlarını anlamadan ve bu sürecin arkasında yatan sosyal, küresel, jeopolitik ve ekonomik dinamikleri analiz etmeden dönüşümün nasıl olduğunu ve nereye doğru gideceğini görmek son derece güçtür.
Konuyla ilgili daha derin ve geniş okumalar yapmak için;
 Mehmet Ali Büyükkara'nın 11 Eylülle Derinleşen Ayrılık:Suudi Selefiyye ve Cihadi Selefiyye, isimli makalesi, 
Mehmet Zeki İşcan'ın Selefilik İslami Köktenciliğin Tarihi Temelleri isimli son derece kapsamlı kitabı, 
Sönmez Kutlu'nun İslam Düşüncesinde Geleneksel Din Söyleminin Analizi isimli makalesi,
Vecihi Sönmez'in Selef Düşüncesinin Tarihi Arkaplanı ve Selefilik isimli makalesi,
Ahmet Yönem'in  Şii-Sünni İlişkileri Bağlamında Günümüz Selefiliği isimli makalesi okunabilir.



Paylaş:

12 Nisan 2016 Salı

Bölgesel Oyuncuların Hamle Savaşı: İran ve Rusya Örneği


Bir yandan küresel bir güç mücadelesi içerisinde yer alan ve manevra alanını sürekli genişleten Rusya, diğer yandan ise bölgesel bir güç mücadelesi veren ve Ortadoğu'da nüfuz alanını her geçen biraz daha büyüten İran'ın ilişkileri gerilimli ve konjonktürel bir süreç izlemeye devam ediyor.
Rusya’nın S-300 savunma füzelerini İran’a teslim ettiği haberlerinin gelmesi ile beraber İran ve Rusya ilişkisi yeni bir boyut kazandı.[1] Aslında genel kanı bu iki ülkenin önemli birer stratejik ortak olduğu yönünde fakat geçmişte, özellikle nükleer konusunda İran’a uygulanan ambargo yaptırımı sırasında Rusya’nın takındığı tavır ve son olarak Suriye’den askeri olarak çekilmesi ve Esad’ın “kırmızı çizgi” olmadığına yönelik bir algı inşası, İran ve Rusya’nın stratejik ortak ilişkilerinin çok iyi durumda olmadığını gösteriyor.
Öncelikle şunu görmek gerekiyor. İran dini lideri Hamaney cenahından gelen söylemlerden de anlaşıldığı gibi Esad, İran’ın kırmızı çizgisi. Bu konuda taviz vermemelerinin nedeni ise Suriye üzerinden Lübnan’da sürdürdükleri mücadele. Hizbullahın buradaki konumu ve Esad’ın devrilmesi sonucunda yaşanabilecek lojistik sorunlar İran’ı Suriye rejimini tahkim etme gerekliliğine zorluyor.
İki ülke arasında böyle gerilimli bir diplomatik ilişki söz konusu. Putin’in geçen sene kasım ayında Hamaney’i ziyaret etmesi[2] de biraz aradaki sorunların istişare ile çözülmesine yönelik olduğu söylenebilir. Teoride önemli ve tamamlayıcı stratejik ortaklar olmalarına rağmen pratikte yaşanan sorunlar gelecekte İran ve Rusya ilişkilerini ciddi manada etkileyebilir.
İki ülkenin geçmişine bakıldığında bir takım sorunlar olduğunu görmek zor değil. S-300 savunma füzeleri meselesi uzun süre iki ülke arasında önemli bir problem olarak baş göstermişti. Ancak bugün görünen S-300 füzelerinin teslimi konusundaki sorunların aşıldığı yönünde. Buşehr’de nükleer reaktör yapımının geciktirilmesi sorunu da daha sonra yapılan yeni reaktör anlaşmaları ile şimdilik kontrol altına alınmış durumda.[3]
Rusya’nın İran ile girdiği stratejik ortaklık, Ortadoğu’da kendisine sağladığı manevra kaabiliyeti açısından son derece önemli. Suriye’de genelde hava mücadelesinde yer alan Rusya’nın tersine karada İran’ın milis güçleri ve askeri kuvvetleri fiilen savaşın içinde yer aldılar. Bu bulgular da iki ülkenin nasıl koordineli bir şekilde hareket ettiklerini gösteriyor. Bu açıdan bakıldığında ciddi bir ortaklık içerisinde bulunan iki ülkenin küresel konjonktürün rüzgarı ile zaman zaman ilişkilerinin çatladığını söylemek mümkün.
Ortadoğu gibi son derece karmaşık ve kaotik bir mekan ve zaman denkleminde bu iki gücün zaman içinde karşı karşıya gelmesi de mantıken mümkün olsa da, çıkarların yön verdiği bir dış politika sürecinde uzun süre daha birlikte hareket edecekleri söylenebilir.


[1] http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/04/160411_rus_fuzeleri_iran
[2] http://www.hurriyet.com.tr/putin-rusyanin-en-eski-kuran-i-kerimini-hediye-etti-40017751
[3] http://www.ntv.com.tr/dunya/rusya-irana-iki-nukleer-santral-yapiyor,rMDD5T03vkiEHC3i0ezIig?_ref=infinite
Paylaş:

24 Mart 2016 Perşembe

Çin ve Ortadoğu


          Her geçen gün dünya siyasetindeki ağırlığını biraz daha ağırlaştıran Çin, Afrika politikasında[1] olduğu gibi Ortadoğu politikasında da enerji ve güvenlik eksenli bir paradigmanın dışına çıkmıyor.
            Diğer küresel güçlerin mücadelesinden arta kalan alanlara odaklanan Çin özellikle enerji konusunda yatırımlar yapmaya bütün hızıyla devam ediyor. 1949’dan sonra başlayan Üçüncü dünyacı söylem çeşitli kırılmalardan geçerek günümüzde yürütülen bağımsız dış politikaya savruldu. Özellikle Arap Baharından sonra Çin’in Ortadoğu politikasında ciddi değişimler gerçekleşmeye başladı.
            Her ne kadar ABD müdahaleciliğinin yanında yer almasa da pragmatik bir şekilde bu müdahalelere ses çıkarmayan Çin, sessiz bir diplomasi yürütmeye devam etti. Ancak şu söylenmeli ki Çin, ABD’den bağımsız bir diplomatik söylem geliştirmiş durumda. Hele Ortadoğu gibi aktörlerin sürekli oyun planlarının değiştirdiği bir ortamda Çin’in dinamik bir diplomasi yürüttüğünü söylemek mümkün.
            Çok kutuplu uluslararası sistem modelini benimseyen Çin’in Suriye’de yaşananlara seyirci kalması beklenemezdi. Hatta Çin, Rusya’nın Suriye’deki varlığını resmi anlamda onaylamakla kalmadı, askeri uçak gemisi Liaoning’i de Akdeniz açıklarına gönderdi.[2] Çin’in Suriye konusundaki çekincesi de Rusya ile benzer sebepler taşımaktadır. Çin özellikle Uygur meselesi konusunda[3] içerde yaşadığı problemleri radikal dini akımlara bağlamaktadır. Bu nedenle Suriye’de Işid’e karşı yapılan mücadeleye de tam destek vermektedir. Işid, Çin açısından bir ulusal güvenlik tehdidi olarak kabul edilmektedir.
            Çin hali hazırda Suriye’de rejimin yanında yer alan bir pozisyon belirlemiştir. Bu pozisyonu belirlemesinde Rusya etkisi barizdir. Pragmatist ve esnek bir dış politika benimseyen Çin, küresel mücadele alanına doğrudan değil dolaylı yoldan müdahil olmayı tercih etmektedir.
            Suriye’de işlerin tersine dönmesi durumunda ise buna nasıl bir karşılık vereceği meçhuldür. Fakat esnek dış politikasına bakıldığında Çin, enerji ve ticari eksenden ayrılmayarak yeni duruma uyum gösteren bir aktör olma potansiyeline sahiptir.




[1] http://korkmazdogu.blogspot.com/2015/09/cin-afrika-politikas_20.html
[2] http://www.milliyet.com.tr/cin-den-rusya-ya-suriye-icin-destek/dunya/detay/2128626/default.htm
[3] http://www.hussoloji.com/2014/04/uygur-sorunu-ve-cin.html
Paylaş:

Kuzey Suriye’de Federasyon Bilmecesi

        


          Beş yıldır süren çatışmaların giderek derinleştiği Suriye’de şimdi de bir “federasyon bilmecesi” yaşanıyor. PKK'nın Suriye'deki kolu PYD, kontrol ettiği üç bölgede oylama yaparak ülkenin kuzeyinde federal sistem ilân etti.[1]

            Bu açıklamaya çeşitli tepkilerin gelmesi gecikmedi. Suriye devlet haber ajansına konuşan bir Suriye Dışişleri Bakanlığı yetkilisi açıklamanın herhangi bir yasal dayanağı olmadığını söyledi. Suriyeli muhaliflerin oluşturduğu Ulusal Koalisyon da federal yapı açıklamasına karşı çıkarak "Herhangi bir özerk bölge oluşturma girişimi Suriye halkının iradesini hiçe saymaktır" dedi.[2] Aynı şekilde Türkiye ve ABD’den de aynı minvalde açıklamalar geldi.

            Buna karşılık Salih Müslim ise bir gazeteye verdiği demeçte:
 ''Kuzey Suriye-Rojava Demokratik Federasyonu'' üzerinde en az dört ay çalışılan ve düşünülen bir projedir. Federasyon ilanı sanıldığı gibi sadece Kürtlerin kararı değil, bunun iyi bilinmesi lazım. Tabi, federasyon bir süreç meselesi. Kanunları, yasaları, esasları üzerinde çalışmalar devam ediyor. İki eş başkan seçildi ve 31 kişilik komisyon oluşturuldu. Bu komisyon altı ay içinde federasyonun kanunlarını, yasalarını hazırlayacak. Özerk bölgeler arasında ilişkinin nasıl olacağı belirlenecek. Altı ayın sonunda kurucu kongre toplanacak ve hazırlanan yasaları onaylayıp yürürlüğe koyacak. ''[3] demiş.
Federasyon ilan edilen bölgede daha önce PYD zaten özerklik ilan etmişti. Kobani, Cizire ve Afrin’i kapsayan özerklik ilanı şimdi yapılan federasyon ilanı ile daha geniş bir alana yayılıyor. Öyle ki güneydeki Rakka’ya kadar inen bir bir sınırdan bahsediliyor. Rojava adı verilen bölge içinde Kürtler ve müttefiklerinin ilan etmiş olduğu kantonların delegeleri ile "Kürt, Arap, Süryani, Asuri, Türkmen, Ermeni, Çeçen halklarının temsilcileri ve El-Şehba, Minbic ve Halep bölgelerinden 200 temsilcinin katıldığı söyleniyor. Bunun üzerinden bir meşruiyet sağlanmaya çalışıldığı ve Suriye’nin siyasi geleceği konusunda ilk somut adımların atıldığını söylemek mümkün. Ancak bu somut adımların tüm Suriye'nin birlikte vermesi gereken bir karar olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Cenevre görüşmelerinin hız kazandığı, Rusya’nın bölgedeki aktif rolünü indirgediği ve ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin Moskova ziyaretinin olduğu şu günlerde PYD’nin bu hamlesini iyi okumak gerekiyor. Yıllardan beri dillendirilen Suriye’nin üçe bölünme projesi görünen o ki hayata geçirilmek üzere. Zaten de facto bir bölünmenin olduğu kabul edilebilir ancak de jure (yasal) adımların atılmaya başlanması, Suriye’nin kuzeyinde Akdeniz’e açılan bir “koridor Kürt devleti”nin proje olarak canlılığını koruduğu söylenebilir. Bu arada vekalet unsurlara giderek ağırlık veren ABD'nin bölgede PYD ile süren ilişkisi kafaları karıştırmaktadır.

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani’nin de Suriye'nin geleceği için uygun çözümün federal sistem olduğunu söylemesi[4] ardından üç gün sonra, Al Monitor internet sitesine yaptığı açıklamada, "PYD'ye yapılacak herhangi bir yardım PKK'ya destek anlamı taşıyor. PYD ve PKK tam olarak aynı şeydir."[5] değerlendirmesinde bulunması akla bazı soru işaretlerini getirmeye yetiyor. Barzani’nin bu açıklamasına ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mark Toner, Mesut Barzani’nin “PYD ve PKK aynı şeydir,” açıklamasına yanıt olarak, PKK ve YPG’nin iki ayrı örgüt olduğunu, Suriye’nin kuzeyinde YPG ile işbirliğini sürdüreceklerini söylemiş.

Bütün bu emarelerden yola çıkarak, PYD’nin bölgede özellikle ABD tarafından desteklendiğini söylemek için analist olmaya gerek yok. Fakat “Kuzey Irak+Kuzey Suriye= Akdenize Açılan Koridor Kürt Devleti projesi” ABD ve İsrail tarafından fizible bir proje gibi gözükse de bölgedeki diğer aktörler olan Türkiye ve İran tarafından kesinlikle kabul görmeyecektir.

Suriye’nin geleceği, küresel güçlerin bölgesel ulusal aktörleri de hesaba kattığı “anlaşılabilir” bir düzeyde yapılacak görüşmeler ve anlaşmalara bağlıdır. Cenevre görüşmelerinin önemi burada bir kez daha anlaşılmaktadır.




[1] http://www.aljazeera.com.tr/haber/pydden-federasyon-ilani
[2] http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/03/160317_suriye_federasyon
[3] http://m.haberdar.com/siyaset/salih-muslim-den-turkiye-ye-mesaj-var-h23252.html?mnst=8124
[4] http://www.milliyet.com.tr/suriye-deki-pyd-federasyonuna/dunya/detay/2212968/default.htm
[5] http://www.ahaber.com.tr/gundem/2016/03/23/barzani-pyd-ve-pkk-tam-olarak-ayni-seydir
Paylaş:

22 Mart 2016 Salı

Radikal Hareketlerin Güney Asya Stratejisi: Malezya

       

       Daha önceki yazılarımda radikal hareketlerin Güney Asya stratejileri üzerinde durmuştum. Şurada özellikle Afganistan, Pakistan ve Endonezya’da etkili olan IŞİD ve El-Kaide’nin bölgesel hegemonya mücadelesine değinmiş ayrıca dünkü yazıda da yine iki yapının Ortadoğu’daki egemenlik savaşını analiz etmeye çalışmıştım.

         Afrika’dan Çin’e bir yay çizen radikal hareketlerin özellikle Malezya’da da üslendikleri bir sır değil. Öyle ki ülkede 50 bin IŞİD sempatizanı olduğundan bahsediliyor. Ayrıca Malezyalı polis kaynaklarına göre şu ana kadar 100 kadar Malezya vatandaşı IŞİD saflarında savaşmak üzere Irak ve Suriye’ye gitmiş.[1] Malezya’nın bugünlerdeki en büyük korkusu bu sempatizanların dönüşüm geçirerek eylemsel bir strateji benimsemeleri. Bu durumda ülkedeki terör eylemlerinin artmasından korkuluyor.

         Hatta bu nedenle Malezya polisi operasyonları arttırarak Ocak 2016’da eylem hazırlığında olan 7 IŞİD mensubunu yakaladığını duyurmuştu.[2] Yakalananlar arasında Jakarta saldırılarını[3] organize eden Bahrun Naim de var. Endonezya ve Malezya’da etkin olan grup Katibah Nusantara[4] olarak biliniyor. IŞİD’e biat eden grubun özellikle Endonezya’da son derece etkin olduğu ve Malezya’da da son dönemlerde ciddi bir zemin kazandığı belirtiliyor.

         Katibah Nusantara öyle bir zemin kazanmış ki Başbakan Najib Razak’ı bile kaçırmak için eylem planlamış.[5] Malezya polisi tarafından önlenen bu eylem Malezya kamuoyuna da yeni yeni açıklanıyor. İşin ilginç yanı konu ile ilgili gözaltına alınan 13 kişiden 2’si Malezya Hava Kuvvetlerinde askeri personel.[6] Bu da durumun ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor. Malezya içerisinde bu kadar alan kazanmış bir örgütün Suriye’ye savaşması için gönderdiği ve bunların 6’sının canlı bomba olduğu bilgisi Malezya polisinin elinde mevcut. Durumun vahameti bu noktada daha da artıyor.

         2002 ve 2004 yılları arasında bölgede sürekli eylemler yapan Jemaah Islamiyah adlı El-Kaide yanlısı örgütün ise bugünlerde adı bile duyulmuyor. Oysa bu örgütün de askeri ve siyasi beyinlerinin Malezyalı Azahari Husin[7] ve Noordin Moch Top[8] olduğu biliniyor.

         Bir dönem El-Kaide’nin egemenlik alanı olan bölgelerde IŞİD’e biat eden grupların bu kadar çabuk alan kazanması analiz edilmesi gereken bir durum. IŞİD sempatizanı gençlerin daha radikal eğilimlere olan ilgisinin yanında, radikalleşmenin de bir dönüşüm içerisine girerek dinsel kodları kendisine uyarladığını söylemek mümkün. Özellikle gençlerde var olan “meşhur olma isteği” ile IŞİD gibi grupların medyayı ve manşetleri seven özellikleri birleşince “füzyon radikalleşmesi”[9] denen durum ortaya çıkıyor.[10] Bu radikalleşme süreçleri tarihsel bir kırılmanın yaşandığı ulus devlet ötesi dönemin de habercisi gibi. Küreselleşme, beraberinde getirdiği kimlik sorunlarının derinleşmesi ile beraber bir anafor gibi tüm siyasi ve sosyal süreçleri içerisine çekiyor.

Modern olanın yıllardır süren baskısının altında inleyen bu  yapıların küreselleşme ile beraber postmodern dönemde neşvünema etmeleri, küresel düzene karşı gelen diğer muhalif unsurları da öteliyor. Adeta onları perdeliyor ve meşruiyet sorunsalı içerisine hapsediyor.

Bu tarz bir asimetrik tehdide karşı devletlerin ya da medeniyetlerin yapması gereken ise topyekün bir siyasi-ekonomik ve kültürel strateji (ve beraberinde taktiksel bir modelleme) geliştirmektir.

Radikalleşmenin altında yatan temel dinamiğin analiz edilmesi için biçimsel mantığın dışında yeni bir “anlama süreci”nin de ortaya konulması gerekiyor. Klasik bir neden sonuç ilişkisinin dışında, verili gerçeğe daha analitik ve ilişkisel yaklaşan, unsurların tarihsel bir bütünlük ve bağlam içerisinde ele alındığı yeni ve stratejik bir anlama sürecinin, sorunların bilinmesinden ziyade anlaşılmasına daha fazla katkı sağlayacağını düşünüyorum.



[1] http://www.aljazeera.com/news/2015/12/malaysia-minister-50000-isil-sympathisers-country-151212151155422.html
[2] http://www.worldtribune.com/malaysia-arrests-7-isil-linked-jihadists-who-were-planning-attacks/
[3] http://www.aljazeera.com/news/2016/01/indonesia-arrests-isil-suspects-jakarta-attacks-160115032055865.html
[4] http://www.nytimes.com/live/jakarta-indonesia-explosions/background-on-katibah-nusantara-a-military-unit-under-isis-linked-to-jakarta-attacks
[5] http://thediplomat.com/2016/03/isis-malaysia-and-the-risks-of-lost-moral-authority/
[6] http://thediplomat.com/2016/03/isis-malaysia-and-the-risks-of-lost-moral-authority/
[7] http://www.smh.com.au/articles/2004/09/09/1094530774504.html?from=storylhs
[8] http://www.reuters.com/article/us-indonesia-militants-qanda-sb-idUSTRE58G2OR20090917
[9] “Füzyon Radikalleşmesi” kavramını Metin Gürcan, PKK’nın Z nesli için kullanmış. http://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2015/08/turkey-kurds-pkk-armed-young-militias.html
[10] Konuyla ilgili Tuncay Kardaş ve Ömer Behram Özdemir’in şu çalışması ufuk açıcı: Avrupalı Yabancı Savaşçılar: Kimlik, Sosyal Medya ve Radikalleşme- http://file.setav.org/Files/Pdf/20150203185528_avrupali-yabanci-savascilar-pdf.pdf
Paylaş:
Copyright © Korkmaz Doğu-Blog Yazarı | Powered by Blogger Design by ronangelo