Korkmaz Doğu, Uluslararası İlişkiler ve Güvenlik Çalışmaları alanında araştırmalar yapan bağımsız bir blog yazarıdır.

Güvenlik Çalışmaları

Korkmaz Doğu, güvenlik çalışmaları alanında araştırmalar yapan bir blog yazarıdır.

29 Kasım 2017 Çarşamba

Suudi-İran Rekabeti ve İstikrarsız Bir Ortadoğu


Ortadoğu kavramının kelime anlamı sürekli sorgulanmıştır. Tam olarak nereyi işaret ettiği ve kapsadığı alan zaman zaman tartışma konusu olmuştur. Ancak Afganistan'dan Mısır'a kadar olan bölgeyi içine alan bölge olarak teyid edilmemiş bir konsensüs olduğunu söylemek sanırım abartı olmaz.

Sümerlerin tarihin başlangıcında bu bölgede kurdukları kent devletleri yerleşik hayatın buralarda genişlediğini ve kurumsallaştığını göstermektedir. Tarihi anlatılar üzerinde son derece tartışmalı, sürekli çatışmaların rahatsız ettiği bir coğrafya olan Ortadoğu, bugün Suudi-İran rekabetinin pik yaptığı bir bölge olarak zikrediliyor.

Zikrediliyor diyorum çünkü Irak, Suriye, Yemen ve Lübnan'da yaşananlar bölgedeki Suudi-İran rekabetini kristalleştiren işaretlere sahip. Vekalet savaşlarının giderek yayılmasının ardında yatan temel esas bu iki bölgesel gücün hegemonya mücadelesi olarak özetlenebilir.

Suudiler Yemen'de  bir savaş sürdürüyor, Katar'ı boykot altında tutuyor, Lübnan'da istikrarı bozmaya çalışıyor. Veliaht Prens Muhammed bin Salman, kendi elinde iktidarı konsolide etmeye çalışıyor. Bütün bu gelişmelerin ortak paydası Suudi elitin bölgesel hegemonya kurmak için  İran'la giriştiği rekabet olarak okunabilir.

1990'lı yıllarda Ortadoğu'da çok fazla hegemon olmayan ve belirmeyen İran bugün Irak, Suriye ve Yemen'de büyük bir etki gücüne sahip. Lübnan'da 2016 yılından beri Hizbullah hükümeti etkileyen ciddi bir aktör ve aynı zamanda önemli bir siyasi parti konumuna gelmiş durumda. 

İki ülke arasındaki bölgesel rekabet sadece mezhepsel zeminde ele alınmamalı bu çok önemli bir kısmı ama hepsi değil. Dini ve etnik gerekçelerin yanında en önemli problematik iki ülkenin de birbirini "ulusal güvenliklerine bir tehdit" olarak algılamalarıdır. Bu nedenle rekabet tamamen stratejik bir çerçeve üzerinden ilerliyor. İran yeri geldiğinde laik Esad'a destek verirken, Suudiler seküler Mısır'a yan çıkmaktan çekinmiyor. 

Suudiler İran'ı farklı cephelere çekmeye çalışsa da beklediği karşılığı bir türlü bulamıyor. Yemen'de  Husileri tasfiye etmek için hava saldırılarını kullanan Suudiler, bu ülkeyi dünyanın en kötü insani krizlerinden birine dönüştürmeyi başardı. Yemen'de 50 bin kişi açlık ve hastalıktan öldü. İran yanlısı Şii politikacılar Irak'ta giderek artmaya devam ediyor ve en önemlisi Esad hala görevinin başında.

Suudilerin Katar'ı İran'la olan ilişkilerini kısıtlamak için ablukaya alması Doha ve Tahran'ın daha da yakınlaşmasına neden oldu. Kısacası Suudilerin her hamlesi boşa çıktı ve İran nüfuzuna etki edemedi. 

Sina'daki saldırı ve DEAŞ'ın "buradayım" mesajı vermesi gibi konular bölgedeki İran ve vekilleri için yeni tehdit alanları olarak ön plana çıkmaya başladı. İki ülkenin bölgesel rekabeti keskinleşmeye devam ettikçe Ortadoğu'nun istikrarsızlığı da derinleşecektir.
Paylaş:

28 Kasım 2017 Salı

ABD Ordusu ve Aşınan Hegemonya


Tarih çok genişleyen ve askeri açıdan sürekli büyüyen yapıların bir süre sonra bir kısır döngüye girerek eridiğine tanık olmuştur. Büyük İskender, Roma, Napolyon ve buna benzer bir çok örnek genişleyen güçlerin hegemonyalarında bir zayıflama olduğunu ve zamanla bunun aşınarak çöktüğünü göstermektedir.

Sovyetlerin çökmesi ile beraber dünyada "jandarmalığını" ilan eden ABD için de benzer bir süreç işlemektedir. Özellikle Afganistan ve Irak'a yaptıkları askeri harekatlardan sonra ciddi bir askeri harcama içerisine giren ABD ekonomik açıdan giderek zora girmektedir.

Peki ABD'nin ordusunu besleyecek ve teknolojik açıdan dönüştürecek parası var mıdır? Tabi sadece para yetecek mi? Bir de bunu tasarlayacak stratejik ve kurmay bir zeka da gerekmektedir. Savunma Sekreteri Jim Mattis, dört yıllık emeklilik sonrasında orduya geri döndüğünde "savaşa hazır olma durumu hakkında şoka girdiğini" açıklamış.

Savunma analistleri özellikle yedek parça ve askeri personel açısından eksikliklerin giderek ön plana çıkmaya başladığını belirtiyor. Bir çok eksikliklere rağmen, özellikle Deniz Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri ve Özel Harekat Birimleri için "operasyon temposu" her zamanki gibi yüksek kalıyor. Deniz Kuvvetleri filosu 1987'de 594 gemi iken bugün sadece 278 gemi ancak buna rağmen yine de uluslararası sularda  konuşlandırılan gemi sayısı hemen hemen aynı.

Bu da personelin daha fazla çalışması anlamına geliyor. USS John S. McCain ve USS Fitzgerald gemilerinin ticaret gemileri ile yaptıkları kazaların da bu ağır çalışma temposundan kaynaklandığı düşünülüyor.

Heritage Foundation, 2018 yılı ABD askeri gücü endeksinde ABD Ordusunun durumunu "marjinal" olarak değerlendiriyor ve "zayıflığa" doğru ilerlediğini de ekliyor.

Rusya, 1990'ların en dip noktasından Vladimir Putin'in Suriye'ye kadar etkide bulunmasına imkan tanıyan ileri teknoloji silahlarla donatılmış gittikçe profesyonel askeri güçlere geri dönerken ve Çin, Batı Pasifik'teki güç dengesini kendi lehine çevirmek için uçaklar, füzeler, denizaltılar ve hatta uçak gemileri üretirken ABD'li savunma analistleri bu durumdan giderek daha fazla endişelenmeye başlamış durumda.

Sorun hem Kongrede hem de Trump yönetiminde yaygın olarak biliniyor ancak bununla ilgili herhangi bir şey yapılmayacak gibi görünüyor.

Geçen yıl yapılan kampanya sırasında Donald Trump, orduyu 450 bin kişilik planlı bir aktif görev gücünden 540 bin kişiye yükseltmek için daha fazla savunma harcamasına söz verdi. Ancak, Trump yönetiminin Mart ayında yayımladığı savunma bütçesi savunma analistlerine göre bir hayal kırıklığı.

Trump, ana savunma bütçesine (savaş zamanı harcamaları hariç) 54 milyar dolar veya yüzde 10'luk bir katkıda bulunmayı öneriyor. Bunun "Amerikan tarihinin ulusal savunma harcamalarındaki en büyük artışlardan biri" olmasıyla övünmesine rağmen durum öyle değil.

Trump'un savunma bütçesi, 2017-2018 için yalnızca bir veya muhtemelen iki yeni gemi finanse edebiliyor. Dolayısıyla Pentagon Trump yönetiminden daha fazla para ve ihtimam bekliyor. Ancak bunu tam anlamıyla görebilmiş değil. Giderek keskinleşen ve çatışma potansiyeli taşıyan uluslararası güvenlik problemleri artmaya devam ederken ABD Ordusunun caydırıcı olmaktan çok rekabete dayanması güçleşen bir aşınan görüntü sergilediği görülüyor.

Paylaş:

27 Kasım 2017 Pazartesi

İran, Füze Menzilini Arttırma Uyarısında Bulundu


İran, defalarca füze savunma sisteminin sadece savunma amaçlı olduğunu ve bunun pazarlık konusu yapılmayacağını açıklamış bulunuyor. Öyle ki bu konu İran için son derece hassas ve diplomaside manevra yapma kapasitesi ile bilinen ülke bu konuda kesinlikle geri adım atmıyor.

İran Devrim Muhafızları Başkan Yardımcısı, Avrupa Tahran'ı tehdit ederse Muhafızların, füze menzillerini 2.000 kilometrenin üstüne çıkaracağını söyleyerek Avrupayı uyardı.

Fransa'nın geçenlerde İran'ı müzakere masasına çağırmasının ardından kopan fırtına yeni açıklamalarda alevlenmiş gözüküyor.

General Hossein Salami, "Füzelerimizi 2000 kilometre menzilinde tutmamız teknoloji eksikliği değil. sadece stratejik bir doktrin izliyoruz" diyor. "Şu ana kadar Avrupa'nın bir tehdit oluşturmadığını hissettik, bu nedenle füzelerimizin aralıklarını arttırmadık. Ancak Avrupa, bir tehdit yaratmak istiyorsa, füzelerimizin aralığını artıracağız" diye de ekliyor.

İran'ın Orta Doğu'daki en büyük füze programlarından birine sahip ve bazı füzelerin İsrail'i vurabilecek kapasitede olduğu iddia ediliyor.

Ayrıca Yemen'den Suudi Arabistan'ın başkentine gönderilen füzenin İran tarafından temin edildiği iddiasına İran kesin bir netlikle karşı çıkıyor. İran Devrim Muhafızları Başkanı Jafari; İran'ın Husilere verdiği desteğin "siyasi ve manevi" olduğunu belirtmiş.

ABD, İran'ın füze programının gelecekte nükleer başlık taşıyabileceklerinden dolayı uluslararası hukukun bir ihlali olduğunu söylüyor.

İran ise bu söyleme füzelerin savunma amaçlı olduğu ve nükleer araştırmalarının da sadece sivil amaçlar taşıdığını söyleyerek karşı çıkıyor.
Paylaş:

23 Kasım 2017 Perşembe

Endonezya ve Radikal Hareketler


Endonezya'nın 260 milyonluk nüfusunun yaklaşık yüzde 87'si Müslüman. Son zamanlarda özellikle Endonezya'nın kırsal kesiminde yaşayan muhafazakar toplulukların giderek radikalleştiği ve öne çıkmaya başladıkları görülmektedir.

Hristiyan ve Hindu azınlıklarına karşı dini hoşgörü tecrübesi olan  Endonezya radikal hareketlere karşı uzun süre mücadele etmek zorunda kaldı.

2002 yılında Bali'de gerçekleşen terör saldırılarının ardından  Jemaah Islamiyah ve El-Kaide'ye bağlı diğer yerel ağları söktükten sonra göreceli olarak sakin bir dönem izledi. 

Ancak son dönemde DEAŞ ile başlayan yeni şiddet dalgası bölgede yeniden bir canlanmaya neden oldu. Özellikle öğrenci organizasyonları ve üniversite kampüsleri içerisinde yeniden yeşeren bu tarz yapıların Filipinler'de Marawi şehrindeki DEAŞ'a biat eden gruplarla da ilgili olduğu değerlendiriliyor.

Enedonezya'da üniversite öğrencileri arasında yapılan anketlerde yüzde 20 gibi bir rakamın  İslami bir halifelik kurulmasını desteklediği  ve dörtte birinin hilafeti ilan etmek için cihad etmeye hazır olduklarını söyledikleri belirtiliyor.

Suharto'nun demir yumrukla 32 sene yönettiği ülkede 1998'den bu yana özellikle İslami hareketlerde belirgin bir yoğunluk söz konusu. Ayrıca Aceh gibi bazı eyaletlerde şeriat kuralları hali hazırda uygulanıyor.

Endonezya'daki en güçlü akımlardan birisi Endonezya'nın ana akım çoğulcu, çok dinli Pancasila ideolojisini açıkça reddetmesine rağmen tolerans gösterilen Hizbut Tahrir grubu. Cumhurbaşkanı Jokowi laik ideolojinin eğitim kurumlarında yerleştirilmesini öneren konuşmalar yapıyor. 

Birçok takımadaları yüzlerce etnik kökeni ve yaklaşık konuşulan 700 dil ile Endonezya kültürel açıdan son derece zengin bir ülke. Buna 260 milyonluk bir nüfus eklenince kontrolü son derece zor bir coğrafya çıkıyor ortaya.

 Bunun yanında Hollanda tarafından sömürülen bir geçmişe sahip olan Endonezya'nın yaşadığı etnik ve kültürel çatışmaları sonlandırması için önünde zorlu bir süreç var gibi görünüyor.
Paylaş:

22 Kasım 2017 Çarşamba

Almanya'da Erken Seçim Rüzgarı


Almanya'da devam eden Hristiyan Birlik Partisi, Hür Demokrat Parti ve Yeşiller arasındaki koalisyon görüşmelerinin başarısız olması Almanya'da siyasi hayatı kilitlemiş durumda.

Artık en güçlü olasılık erken seçim. Peki, başka alternatifler de var mı? Şu anda en ağır basan opsiyonun erken seçim olduğunu söylemek mümkün. Zaten yapılan anketlerde halkın yüzde 45'i yeniden erken seçim olmasını istiyor.

Koalisyon görüşmelerinin başarısız geçmesinin en önemli sebepleri; Göçmenler, İklim koruma politikaları, AB ve Euro Bölgesi politikası gibi konularda yaşanan anlaşmazlıklar olarak sıralanabilir.

Türkiye'nin AB üyelik süreci de görüşmeler sırasında yaşanan bir başka tartışma konusu oldu.

Başarısız geçen görüşmelerin ardından olası bir azınlık hükümetine sıcak bakmadığını söyleyen Başbakan Merkel, "Bu durumda erken seçimlere gidilmesi daha iyi bir yol olur" diye konuştu. Merkel Almanya'nın üstesinden gelmesi gereken birçok konu olduğuna dikkat çekti.

Merkel istifa konusundaki sorulara ise "Hayır istifayı düşünmedim. Çünkü Almanya'nın istikrara ihtiyacı olduğuna inanıyorum" yanıtını verdi.

Trump’un seçilmesi ve Brexit ile yaşanan depremden sonra (ki Katalonya krizini de araya sıkıştırmak gerekir) Avrupa’da ciddi bir yalpalama devam ediyor. Almanya’da hükümetin kurulamaması aynı zamanda Avrupa’nın geneline sirayet edebilecek bir istikrarsızlık dalgası yaratabilir.

Görüşmelerin başarısız olmasının merkezinde Merkel’in göçmen sorunu karşısındaki yaklaşımı yer alıyor. Bu yaklaşım aynı zamanda AfD'nin güçlenmesini de sağlamış durumda. Görülen o ki Almanya’da sığınmacılara karşı büyüyen öfke giderek siyasal bir ağırlık kazanmaya başladı. Bu da Merkel gibi orta yolu bulmaya çalışan politikacılara zemin bırakmıyor. 

Genetiğine parlamenter demokrasi işlemiş olan Almanya’da koalisyon görüşmelerin başarısız olmasının siyaseten de bir anlamı bulunuyor. Demokrasi fikri üstüne kurulmuş Avrupa’nın bundan sonra parlamenter demokrasi üzerine düşünmek için daha fazla zamanı olacak. Hatta kimileri şimdiden Weimar Cumhuriyetinin karanlık gölgesinin Almanya üzerinde gezmeye başladığını iddia etmeye başladı.

Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesi 1920'ler ve 30'lar ve bugün arasındaki paralellikleri inceleyen bir dizi Alman tarihçiye yer verdi. O tarihlerde bölünmüş siyasi bir spektrum, bölünmüş bir sol, bir dizi azınlık hükümeti; siyasi bir kaos tablosu yaratmıştı. Tabi Federal cumhuriyet, bir Weimar değil ve dünyanın en istikrarlı siyasi sistemlerinden birisi olarak gösteriliyor.

1949 yılından bu yana tüm Alman hükümetleri koalisyon hükümetleri olmuş ve şimdiye kadar hep böyle çalışmışlar. Ancak AfD partisinin yarattığı bu çatlak giderek büyüyerek Avrupa imgelemine büyük bir zarar verebilir. Bu noktada Almanya'nın erken bir seçimden farklı bir tabloyla çıkmaktan başka çaresi gözükmüyor. Yoksa politik uzlaşmanın keskin etkisi ile yüzleşmek zorunda kalacaklar.
Paylaş:

21 Kasım 2017 Salı

Trump ve Diplomasi


ABD'nin diplomasi elitleri Trump'a karşı son derece sinirliler. Dışişlerinde kariyer elçilerinin yüzde 60'ını da içeren üst düzey diplomatların bir kısmı, Trump göreve başladığından beri görevinden ayrılmış. ABD'de henüz adayı bile olmayan 74 üst düzey makam boş.

ABD Dışişleri Bakanlığı ise "Daha önce de defalarca söylendiği gibi, işe alma süreçlerindeki donma sadece geçicidir ve organizasyonumuzu nasıl rafine ederiz üzerinde çalışıyoruz" açıklaması yapmış.

Bu arada 2 Kasım tarihli bir röportajda Trump, Dışişleri Bakanlığındaki boş pozisyonlarla ilgili bir soruyu "Önemli olan tek kişi benim." şeklinde yanıtlamış. Bu da Dışişleri Bakanlığı ile ABD Başkanlığı arasındaki sorunun ciddi bir uyumsuzluk grafiği çizdiğini gösteriyor.

Barack Obama'nın eski siyasi müsteşarı Wendy Sherman, 6 Kasım'da yaptığı açıklamada "Açıkçası, bu yönetim kategorik olarak Dışişleri Bakanlığını yok ediyor" şeklinde bir açıklama yapmış. (Bu arada Sherman, bu yılın Ulusal Güvenlik Diplomatı seçilmiş).

Trump'a kızan eski diplomatların temel endişesi uluslararası diplomatik arenanın düşmanlarına bırakıldığı ve diplomatik çabanın ve personelin umursanmadığı noktasında birleşiyor. ABD diplomasisini bir de bu açıdan okumak gerekiyor.

Trump'un, ABD içerisinde her konuda inisiyatif hakkını ilgili kuruma verdiği ve bu nedenle ortak bir akıl çerçevesinde problemlerin değerlendirilmediği iddia ediliyor. Ortadoğu'da özellikle İsrail cenahının da bu durumdan pek hoşnut olmadığı dillendiriliyor. ABD'nin zayıf bir diplomatik düzeyde olduğu ve tam da İran ile Rusya'nın Ortadoğu'da yayıldığı bir dönemde bunun ciddi bir boşluk yarattığı belirtiliyor.

Trump'un Putinvari bir güçlü liderliğe yöneldiği ve özellikle Thomas Jefferson'dan beri ABD'de ulusal güvenliğin merkezi ağırlığını oluşturan ABD dışişleri kadrosunu yok saydığı görülüyor. Bu yaklaşımın ABD dış politikasında bariz dalgalanmalara neden olduğu ve yekpare davranışın ortadan kalkması ile birçok bölgede bir kafa karışıklığı yaşandığı söylenebilir.

Trump'un özellikle bütçe kesintileri ile dışişleri bakanlığının çalışmalarını sekteye uğrattığı görülüyor. Dışişlerinin bütçesi yüzde 31'lik bir kesinti ile 37.6 milyar dolara düşürülmüş. Buna karşılık Pentagon'un bütçesi ise yukarı doğru tırmanmaya devam ediyor. Kongrenin de onayladığı tasarıya göre Pentagon 20 bin civarında bir asker arttırımına gidiyor.

Dışişlerinde başlayan bu rahatsızlık Çin ve Kuzey Kore'ye karşı tutarsız bir politika ve başka yerlerde başarısız bir dış politika anlamına geliyor. Güney Kore'de hala bir Amerikan büyükelçisi yok, dolayısıyla Kuzey Kore nükleer krizine diplomatik bir çözüm geliştirme yeteneği zayıflıyor. Trump yönetiminin Suriye ile ilgili bir planı olduğuna dair hiçbir işaret yok, çünkü bölge tamamen Rusya ve İran'ın etkisine girmiş durumda. Özellikle Ortadoğu'da Trump yönetiminin belirsiz ve spontane gelişen bir dış politika izlediği ve bu dış politikanın da tamamen Pentagon menşeli bir çerçeve üzerinden yürüdüğü görülmektedir.

Sonuç olarak Çin'in yükselişi, Rusya'nın Ortadoğu'da giderek artan etkisi ve Kuzey Kore gibi konularda ABD diplomasisinin uzun tarihi boyunca en kötü sınavını verdiğini söylemek mümkün. Trump yönetimi bu kafa karışıklığını düzeltir mi yoksa aynen devam mı der bunu zaman gösterecek.

Paylaş:
Copyright © Korkmaz Doğu-Blog Yazarı | Powered by Blogger Design by ronangelo